Yalnızlık güzeldir… Kendi tercihinse…

Üniversitede okumak için evden ayrıldığımda hissetmiştim yalnızlığı ilk defa. Babam kayıt için benimle birlikte İzmir’e gelmişti . Birkaç gün kalıp tüm işlemlerimi hallettikten sonra onun döneceği gün gelip çatınca elim ayağıma dolaşmıştı koskoca şehirde ben ne yapıcam diye. O gidince onu çok özleyeceğim şeklinde ufak bir giriş yaptıktan sonra, ağlamaya başlamıştım beni bırakıp gitmesin diye. Onsekiz yaşında, kazık kadar kızdım ama, korkmuştum yalnız başıma kalmaktan. “Okumaktan vazgeçtim. Beni de yanında götür eve dönerken,” diye bayağı bayağı ağlamıştım salya sümük. Saçımı okşayıp gülümsemişti; hiç unutmuyorum.

“Şimdi böyle söylüyorsun ama, daha sonra o kadar güzel günler geçireceksin ki, bizi bile hatırlamayacaksın. Şimdi hiç kimseyi tanımadığın için sana öyle geliyor. Birkaç gün içinde hemen arkadaş edineceksin gör bak. Hem, okumak çok önemlidir. Hayatın bambaşka olacak bundan sonra. Kötü bir şey olduğunda bir telefon mesafedeyiz ve zaten sık sık geleceksin ziyaretimize… Biz de gelicez,” diyerek sakinleştirmişti beni.

Oysa ben tam da üniversite için evden ayrıldığım gece “annemin rüyasındaki ben” gibi hissediyordum kendimi. Kocaman bir meydanın ortasında… Tek başıma…

Sonra ne mi oldu? Babam bana el salladı otobüsten… Ve ben kalakaldım bi’ başıma bana göre “koskoca” İzmir’de.

Beş kız arkadaşımla daha yurt odamı paylaşarak başladım işe. Yavaş yavaş çevrem genişledi. Okuldan arkadaşlar, yurttan dostlar derken yalnızlık çok da fazla sorun olmamaya başladı. Oysa mutluluğum, bu kez de üniversiteyi bitirip tek başıma eve çıkana kadar sürecekti.

Tek başına yaşayanlar bilir gerçek yalnızlığın ne demek olduğunu. Neden Allah’a mahsus olarak nitelendirildiğini yaşayıp deneyimleyenlerdir onlar.

Tek başına yaşayan hatun zamanla öğrenir her işinin altından kendi kalkmayı. Konserveyi kendisi açamayınca aç kalacağını da bilir, çöpü kendisinin atması gerektiğini de. “Erkek gibi hatun” denmesi de ondandır belki. Erkek, kadını kendisine ihtiyaç duysun isterken, kadının her işini kendisinin görüvermesinin sebebidir bu yalnız yaşamışlık. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır artık onun için. İş peşinde koşma derdi başlamıştır. Evini çekip çevirmek zorundadır. Eee, değirmen taşıma suyla dönmüyordur artık. Onca yıl okuduktan sonra aileden yardım istemek olmaz ne de olsa. Anne-babasına göstermesi gerekir yıllar önce evden ayrılan kızın artık nasıl da başarılı genç bir kadına dönüştüğünü. Kendisiyle gurur duysunlar ister.

Sabah boş bir eve uyanacağının da farkındadır, eve geldiği her gün kapıyı anahtarıyla açması gerektiğinin de. Yemek pişirmeyi çok fazla sevmez yalnızlar. Hoş olmayan yalnız başına yemektir çünkü. Kendi kendine “yemek yemek” seremonisi saçma gelir. Belki de bu yüzdendir bazılarımızın “evlenilecek yaşa gelmesine rağmen” hâlâ yemek pişirmeyi bilmemesinin sebebi. Zaten binbir zahmetle pişirilse de hiçbir zaman o yemek bitmediğindendir… Tek kişilk pişirmeyi öğrenmek bile zaman alır. Ayarı tutturana kadar çöpe döktüğü yemekleri israf etmekten utanır. Eve gelmeden bir şeyler yemeğe, dışarıdan sipariş vermeye ya da sandviçle, abuk subuk atıştırmalıklarla geçiştirmeye alışır yemek fasıllarını.

Bazen bir sese ihtiyaç duyar… Radyoyu açar öyle zamanlarda. En çok da esprili, aralarda ufak anektodlar anlatan dj.leri sever. Kendisiyle konuşuyorlarmış hissine kapılır bazen. Müzik dinler. Belki televizyon seyreder. Birilerine telefon açar en fazla.

Sonra sonra öğrenir kalabalıklar içinde yalnız, yalnızken kalabalık olmayı… Hiçbir arkadaşının anlamlandıramadığı bir etkinliktir tek başına sinemaya gitmek. Oysa o, o kadar zevk alır ki bunu yaparken. Herkesin birlikte yapmaktan hoşlandığı aktivitelerden, tek başına zevk almayı öğrenir. Ya da mesela kalabalık cafelerde kitap okur. Bazen sırf kitap okuyormuş gibi yapıp yan masalardaki sohbetleri dinler. Başka muhabbetler yalnızlığını unutturur kısa bir süreliğine de olsa.

Yatar soğuk yatağında… Yaz-kış soğuktur o yatak. Sarılacak biri yoktur. Yalnızdır o…

Memnundur da halinden aslında. Kimseye hesap vermek zorunda olmamaktır yalnızlık. Kendi keyfinin kâhyası olmaktır. Başkasına eyvallahının olmamasıdır.

Ama işte bazen bu yalnızlıktır parçalayan içten içe hatunu… O yalnızlıktan kurtulmak için ederinden fazla değer verdiği arkadaşlar edinir bazen. Olmayacak insanlara aşık olur hatta. Her giden, ardında daha derin izler bırakarak uzaklaşır… Paylaşacak kimsesi olmadığı için de uzun sürer bu yaraları iyileştirmesi, kendine gelmesi. Hep bir umut vardır içinde kendini belli etmese de. Sadece yanan ışığı eskisi kadar gür değildir, o kadar. Belki, olsa olsa bir mum alevine dönüşmüştür… Rüzgarda sallanan, her an sönüverecekmiş gibi…

Titrek bir mum ışığıdır onun umudu artık…

Yalnızlık güzeldir…

Eğer kendi tercihinse…

Leave A Comment