Son Samuray_Gerçek Hayat

Dün akşam Tom Cruise’un başrolünde oynadığı The Last Samurai (Son Samuray) filmini izledim; tekrar. Sanırım bu üçüncü izleyişim oldu. Her defasında olduğu gibi yine etkilendim ve düşündüm.

Hayatımı… Anlamını… Bana öğretilenleri… Uğruna savaşmaya değer olanları… Vazgeçilemeyecekleri… Vazgeçilmesi gerekenleri… İşimi…

Filmin bir sahnesinde samuray Katsumoto’nun yüzbaşı Nathan Algren’e sorduğu sorunun cevabını kendim vermeye çalıştım. Ne istiyorsun hayattan?

Verebileceğim tek cevabım var: Huzur.

Film boyunca yaşadıkları köyü düşündüm sonra. Dağların eteklerine kurdukları, muhteşem tabiatıyla yağmurun bir başka süslediği, karın bir başka yakıştığı köylerini.

Hani genelde hep deniz kenarı olarak düşlenen, içinde yaşadığımız şehir üstümüze gelmeye başladığında hayalini kurduğumuz “çekip gideceğimiz” köylerden birine benziyordu.

Samurayları anlamaya çalıştım. Her şeyin üstünde tuttukları, canları pahasına sahip çıktıkları değerleri.

Biz de filmde işlenen değerler üzerine büyütülmedik mi diye sormadan edemedim sonra. Bizim de hayatımızda önemli yer tutmuyor mu onur, gurur, verilen işi lâyıkıyla yapmak, doğru bildiğin yolda ilerleyip onun uğruna savaşmak…

Ne yalan söyleyeyim, benim kesinlikle ailemden öğrendiklerim arasındaydı bu saydıklarım.

Peki ne kadar bağlıyım bu değerlere? Gerektiği kadar savunabiliyor muyum onları? Çabam yeterli mi yoksa uğruna feda edemeyeceklerim çabamdan daha mı fazla artık?

Tüm bunları sadece özel hayatında uygulamaya çalışmak mı yeterli olan? İş hayatında her şey farklı mı? İkisinin doğruları ayrı mı ki birbirinden? Peki iş hayatında yapılan haksızlıklara boyun eğmek zorunda bırakılmaya alışmışlığım neden?

Çözüm şekline inanmadığım yöneticilerin kararlarını uygulamak zorunda kalmam. İtiraz hatta yalnızca fikir beyan etme hakkımı kullansam bile hiçbir şeyin değişmeyeceğine olan inancımı, etliye sütlüye dokunmadan çalışıp kuzu kuzu maaşımı almam gerektiğini ne zaman/kimden öğrendim ben?

Beklediğim, hakettiğime inandırıldığım terfi, son anda başka birine verilince nedir elimden gelen?

Fikirlerimize değer vermeyen bir yöneticiyle tüm gün dirsek temasında çalışmak mı beni mutlu eden? Herkesin kabullenmesi, benim de kabullenmemi gerektirir mi?

İşimizi gerçekten severek mi yapıyoruz? Ofiste ne kadar kendimiz gibi davranabiliyoruz?

İş hayatı dediğimiz aslında değer vermediğimiz, hatta belki de birlikte olmaya katlanamayacağımız insanlarla küçücük ofislerde birbirimize katlanma sanatı mı? Onlara gülümseyip bunun adına “profesyonellik” demek mi?

Filmler, kitaplar…

Farklı açılardan, farklı sorgulamalara neden olan, kimi zaman seyredip okurken özlemini duyarak iç çektiğimiz ama çoğu zaman okumayı ya da seyretmeyi bitirdikten yarım saat sonra unutup gittiğimiz eserler.

Özlemini çektiklerimiz için savaşmayıp, kendimiz için daha iyi olanı istemeyeceksek neden yaşıyoruz?

Pardon, unuttum değil mi… Gerçek hayattan bahsediyoruz. Ekiplerin kurduğu setlerden ibaret değil bu ve kimse rol yapmıyor burada. Her şey gerçek. Para kazanmalıyım. Hayat acımasız.

Emin miyim? Kimse rol yapmıyor mu?

Ya ben?

Comments
2 Responses to “Son Samuray_Gerçek Hayat”
  1. uykucununteki says:

    :)

    çekik gözlüleri anlatan filmler ikimizde de aynı duygulara sebep olmuş.İşe başladığım 1,5 yıl öncesinde arınmıştım sahte insanlardan cadılıklardan herşeyden ve artık bu hayatı devam ettirecektim.çalışmadığım zamanlardaki gibi filmler müzik kitaplar(elbette) ve haftasonu terapileriyle kısacık bir an tattığım huzuru uzatmaya çalıştım.Bu hafta iflas ettim.

    İnsanlara laf sokmaya,canlarını yakmaya iş çevirmek gibi değil ama birşeylerimi yeniden onlardan sakınmaya başladım sakındığım gerçek duygularım.O kadar kolay alışıldı ki o kadar çabuk kabullenildi ki “gülümsemeler” arkasında bilenen dişler parıldıyordu.Yazmak kolay bütün hırslardan ayak oyunlarından planlı kelimelerden sıyrılmak diyorum “gerçek” olmak.bunun için desteğini sonuna kadar esirgememiş insaların çabaları…hepsi 1,5 yıl sonra çöpe atıldı.Çünkü yönetici dediğimiz iki lafa kanan,yalancıları kendine danışman( eh kıçları yalanıyor ne de olsa) doğrucu ya da sessizleri tehlikeli addeden insanlardan meydana geliyor.

    Hayır ben bu oyuna katılmayacağım.Yüzüme gülüp ardımdan iş çeviren insanların peşi sıra o çamurlu gölde yıkılması an meselesi heykeller oluşturmayacağım;adına başarı,zeka,beceri denilen.Kimseye de kendimi ispat etme gereği görmüyorum.ne olacak işsiz mi kalacağım?Yarıda kesilmiş rüyalarımdan,arkamda bıraktığım sıcak yatağımdan değerli değil hiçbiri.

    iç döktüm :)

    • Bayılıyorum senin yorumlarına :o)

      Dök tabii, burası bizim içimizi dökmek için ;o) O kadar güzel yazmışsın ki sahtelikleri… Bir o kadar da tüm o sahteliklere direnme çabasını. Her okuduğum kitap, her izlediğim film üzerine düşünmek mutlu ediyor beni. Çekik gözlülerin filmlerinin bizde aynı hisler uyandırması normal bence. Oldukça ortak paydamız var çünkü seninle. yani karakter olarak benzemek gerekmiyor; hayata ve insanlara bakış açımız aynı. Yorumlamalar, uygulamalar da farklı olabilir. Sonuçta ayrı karakterleriz hepimiz.

      Her ne kadar farklı olsak da, dünya üzerinde bunca çalışan insanın bir şekilde aynı ortak payda ve düşüncede, aynı eksikliklerde birleştiğini de düşünmek yanlış olmaz değil mi? Bizim gibi çok insan var dışarıda. Ve kendimiz için en iyi olanı yapma yolunda en azından çabamız olmalı.

      Olmalı ki, günün birinde kendimizle hesaplaştığımızda, en azından “Beceremedim biliyorum ama elimden geleni yaptım,” diyebilelim ;o)

Leave A Comment