Suzan Defter_Ayfer Tunç

Açıkça itiraf etmek gerekirse, Ayfer Tunç’un Suzan Defter kitabını satın aldığımda bu kadar etkileneceğim bir kitap bulduğumu bilememiştim. Zaten uzun zamandır “Alınacak Kitaplar Listem”deydi ve her gittiğim kitapçıya soruyordum ama öykü kitaplarını bulmak –eğer siz de bir öykü severseniz biliyorsunuzdur- aradığınız herhangi bir romanı bulmak kadar kolay olmuyor. Gerçi bu kitap da bir kısa roman, yani novella. Ayfer Tunç’un daha önce basılmış Taş-Kâğıt-Makas kitabındaki öykülerden biriyken, ayrı bir kısa roman olarak Can Yayınları tarafından tekrar basıldı.

Benim bu romanı öğrenmem de Murat Gülsoy’un “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabı sayesinde oldu. O kitapta Murat Bey’in okunmasını önerdiği kitaplardan biriydi Ayfer Tunç’un Suzan Defter’i ve ben de diğer tavsiye ettiği kitaplar gibi bunu da bir kenara not etmiş, harıl harıl arıyordum. Neyse… Demem o ki iyi ki Murat Gülsoy tavsiye etmiş, ben de iyi ki okumuşum.

Kitapla ilgili birkaç naçizane fikir karalamadan, kitabın beni şaşırtan hatta “aptal durumuna” düşüren bir özelliğinden bahsetmek isterim. Kitabı açtığımda her iki sayfada da aynı bölüm başlığı -16 kasım cuma – karşıladı beni; şaşırdım. Neden böyle bir şey var acaba sorgulamasını, okuyunca anlarım nasılsa düşüncesiyle erteleyip ilk sayfayı okuyuverdim bir çırpıda; ama o da ne? 8. Sayfa, 9. Sayfadan devam etmiyor. 10.sayfayı çevirip baktığınızda, 8’de kaldığınız yere 10.sayfadan devam edebileceğinizi anlıyorsunuz. Çünkü 9.sayfanın devamı da 11.sayfada.

Gerçek şu ki bu kısa roman iki ayrı kişinin günlüklerinden oluşuyor ve sol tarafta erkek karakterin, sağ tarafta kadın karakterin yazdıkları var. Roman da eş zamanlı olarak ilerliyor. Bendeniz ise bunu anlamayıp bir basım hatası olduğunu düşündüm ve aldığım kitapçıya iade etmeye çalıştım. Ama kabul etmediler elimde satın alma fişi yok diye. Çok da az bulunan bir kitap olduğu için kitabın aynısından bir tane daha bulup içlerini karşılaştırmak da mümkün olmadı. Neyse ki sağolsun sevgili Ayfer Tunç, Can Yayınları’na twitter’dan ulaşmaya çalıştığımı görüp kitabın yazılış biçimini bana açıkladı da, ben de okuma taktiğini öğrenerek rahat rahat başladım kitabı okumaya.

Suzan Defter’i iki çeşit okuyabilirsiniz: Dilerseniz aynı tarihli yazılmış günlükleri arka arkaya okuyup bitirebilirsiniz. Ya da dilerseniz benim yaptığım gibi önce sol sayfaları okuyup Ekmel Bey’in hayatına sızabilir, sonra da kitapta Suzan Hanım’ın kullandığı çift basamaklı sayfaları okuyarak onun geçmiş günlerine bir yolculuk yapabilirsiniz.

Kitabın sol sayfalarındaki günlük yukarıda da belirttiğim gibi erkek karakterimize, yani Ekmel Bey’e ait. Baba mesleği olan avukatlığı kendine meslek olarak seçen Ekmel Bey özel hayatında oldukça mutsuz. Avukatlıktan erken emekli oluyor ve evliliği bitmiş olduğu için yalnız yaşadığı evini satılığa çıkardığına dair gazeteye bir ilan veriyor. Alıcı olarak evini arayanlardan ise sadece kadın olanlara, onlardan da sesini ve konuşmasını beğendiklerine evini gezdirmek için randevu veriyor. Aslında kimseye evini satmaya niyeti yok. Tek isteği ise birileriyle evinden bile çıkmadan birkaç kelime konuşabilmek, sohbet etmek. Eve bakmaya gelenler arasında ne ilginçtir ki aslında alıcı bile olmayan kişi ise, kitabın sağ tarafında günlüğünü okuma imkanı bulduğumuz kadın karakterimiz, Suzan Hanım. 30larının sonunda olan Suzan Hanım’ın amacı ise evden çıkmak için kendine bir bahane yaratmak. Bu iki farklı karakterin birlikte ve ayrı ayrı başlarından geçenleri nasıl da farklı şekillerde günlüklerine geçirdiklerine şahit olmak ise başlıbaşına bir deneyim.

“Beraberlik ölü ise ayrılmak, çürüyen iki parçanın birbirinden zahmetsizce kopması demektir.Çürümek acı vermez. Ölü olan çürür.” (Sayfa 78)

“Ayrılmak, gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır; yanar durursunuz kül olana kadar.” (Sayfa 72)
Sadece bu birbirinden güzel cümleleri okumak için bile kitabı edinmeniz gerekir bence. 127 sayfayı bir çırpıda okuyacağınıza ise emin olabilirsiniz.

Ayfer Tunç’un Londra’dan bir an önce dönmesini ve kısa zamanda Murat Gülsoy, Yekta Kopanla birlikte gerçekleştirdikleri Ubor Metenga sohbetlerine başlamasını umuyorum.

Pek tabii yeni romanını da bir an önce raflarda görebilmek dileğiyle…

Keyifli okumalar,

Okumayı planlayanlar için kitapta aynı güne dair Ekmel Bey ile Suzan Hanım’ın günlüklerinden alıntı :

30 kasım cuma
Bir rüya görmüş Suzan hanım. Rüyasında iki ev arasında gerili bir ipin üstünde yürüyormuş. İpin bir ucundaki ev alev alev yanıyormuş, diğer ucundaki evse boş odalarla doluymuş. Düşmekten çok korkuyormuş.
Boş odalarla dolu eve gitmiş. Ama evin boş odalarının pencereleri açılmaya, içeriye boşluk dolmaya başlamış. Toprağa gömülmek gibi bir şey olduğunu hissetmiş bunun, ölüm yani, korkmuş, kendini boş odalarla dolu evden dışarı atmış.
İpin üstünde yürüyüp alev alev yanan eve gitmiş. Boşlukla dolan evde korkudan buz gibi olduğu için ateş başlangıçta iyi gelmiş. Ama sonra canı yanmaya başlamış. Tam saçları tutuşacakken kendini dışarı atmış.
Bir evden diğerine yürümeye başlamış ipin üstünde.
Bir evden diğerine.
Boş evden yanan eve.
Yanan evden boş eve.
Durmaksızın.
Uyandığında kendini çok bitkin hissetmiş. Bir süre yataktan kalkamamış.
“Sizce benim evim hangisi?” dedim.
Cevap vermedi.
Yanan ev demesini tercih ederdim.
Siz hiç yandınız mı Suzan hanım?
Yanmış, hem de nasıl.
Her gün gelirmiş mektup önceleri. Haftada bir gelir olmuş. Hafta uzunmuş, ama razıymış, ayda bir gelir olmuş. Ay daha uzunmuş, ama ona da razıymış. Bir ritmi olsun yeter diyormuş, ben beslerim ruhumu azar azar.
Ritmi tümüyle bozulmuş mektupların sonunda, satırları kısalmış, zehirli bir şeyler sızmaya başlamış kelimelerden.
Yıllar boyu yanmaktansa için için, boş odalarla dolu bir evde boşluk büyütmektense; ipin üstünde yürümekten başka NEDİR BİR HAYAT?

30 kasım cuma
‘Rüyada kömür görmek iyi değildir’ derdi babaannem. ‘Çiğ et, siyah taneli şeyler, kara zeytin mesela, sonu görünmeyen yol, kara köpek, yılan, yatağına işemek…’ Kendini çıplak görmek ölüme delalet edermiş. ‘ölü diri getirir ama’ derdi, ‘başını yıkamak, koç boynuzu, pişmiş balık, ıhlamur, uçmak, bunlar iyidir.’
Ekmel Bey tuhaf bir rüya anlattı bugün. Biri yanmakta olan diğeri boş iki ev arasında gerili ipte yürüyormuş. “Biri karınızın evi, öteki sizin,” dedim. “Peki yanan hangisi?” dedi.
Ne bileyim ben? Bir şey anlatmıyorsunuz ki.
Babamın öldüğünü öğrendiğimiz günün sabahı, ‘hayırdır inşallah’ dedi babaannem, ‘rüyamda çürük yumurta içtim, hem de kabuğundan.’
Az sonra iki polis geldi. Babamın öldüğünü haber verdiler. Silahına el koymuşlar. Üstündeki parayı iç etmişler ki cüzdanında beş kuruş yok. Saatini, yüzüğünü, ehliyetini filan verdiler. Babaannemin tansiyonu yirmi ikiye çıktı, eve doktor getirdim. Ömür boyu tansiyon hapı kullanacak dedi doktor. Babaannem ilacını aldı, dikildi ayağa. Halamla kocası Kütahya’dan geldiler. Halam ikide bir saçını başını yoldu, bana sarılıp feryat etti, başımı göğsüne bastırdı, buram buram beyaz zambak kolonyası kokuyordu, iğrençti. Cenaze epey kalabalıktı. Takım elbiseli, kara gözlüklü, hiç tanımadığım bir yığın adam vardı. Babaannemin elini öptüler saygıyla, bir emrin var mı? filan dediler. Aralarında fısıldayarak konuştular. …
Ekmel bey garip bir şey söyledi bugün. “Ayrılmak bir solucanın ikiye bölünmesi gibidir,” dedi, “bölündükten sonra tanımaz, birbirini parçalar.”
“Bence gidenin, kalanın kucağında bir kucak kor bırakmasıdır,” dedim.
“Siz çok yanmışsınız,” dedi.
Diyemedim ki: isterdim, kucağında bir kucak korla kalan ben olayım.


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :