Bin Dokuz Yüz Seksen Dört_George Orwell

Yıllardır duyarım George Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünü. Özellikle internet filtreleme için protesto yürüyüşüne katıldığım sıralarda iyice ayyuka çıkmıştı bu isteğim ama yine olmadı, yine olmadı işte. Onca seçenek arasında bir türlü fırsat bulup da okuyamadım. Araya hep başka kitaplar girdi. Kısmet bu kadar yıl sonra Celal Üster tarafından yeniden çevrilen 30.basımınaymış. Türkiye’de yaşadıklarımız düşünülünce kitapta anlatılanların tıpatıp aynısını yaşıyoruz diyebileceğimiz öyle çok fırsat çıkıyor ki karşımıza… Bu kitabı okumak için hiç geç kalmazsınız.

Öncelikle çok ama çok şaşırdığımı söylemeliyim. Zira okuyucuyu geçmişin, belleğin, hatta düşünmenin yok edildiği bir toplumda yaşamanın zorunlulukları/korku ve çekinceleriyle karşı karşıya getiren, yüzünüze bir tokat gibi çarpan bu romanın, yazıldığı ve yayımlandığı zamanların çok ilerisinde olduğunu belirtmem lazım. Hakkını vererek bunun altını çizmek gerek. Kitabın geçtiği bir dönem, zaman dilimi yok. Hatta “zamansız” belki. Siz kendinizi okumaya hazır hissettiğinizde o, uzun zamandır kollarını açmış sizi bekliyor olacak; bundan emin olabilirsiniz.

Konusuna gelince… Gerçek Bakanlığı’nda çalışan Winston’ın işi geçmişi değiştirmektir. Yanlış okumadınız, geçmişi değiştirmek. Başka bir deyişle her koşulda ve her zaman, Devrim’in önderi ve koruyucusu olarak görünen “Büyük Birader”in haklı çıkmasını sağlamak. Kitabın başlarında Winston’ın, işinden memnun olduğunu dile getirmek mümkün bile olabilir. Zaten fazla düşünmeyen insanların genel olarak düşünenlere oranla daha mutlu olduklarını düşünenlerdenim . Neden-sonuç ilişkisi, hakedilenler, olup bitenlerin ve söylenenlerin aksine kendi doğrularına sahip olanlar, canı daha fazla sıkılıp başı daha çok derde girenler olmuştur her zaman. Düşünmemek iyidir. Kitapta da tam böyle. İnsanların düşüncelerini bile takip eden bir “Düşünce Polisi” var mesela. Hatta insanlar gün boyu “tele-ekranlardan” gözlemleniyorlar ve yüzlerindeki en ufak bir mimik bile onları akıllarından geçenlerle ilgili ele verebiliyor. Bu durumda da şunu söylemek mümkün: Ya yakalanmamak için mimiklerini kontrol altında tutmayı öğrenip o koşullar altında bile düşüncelerine ket vurdurmayacaksın… Ya da her şeyi kabul edip istenilen şekilde yaşayacaksın. Ne gam, ne keder…

Winston, zamanla geçmişe dair hatırladığı bazı bilgiler olduğunu ama bu bilgilerin, içinde bulunduğu zaman diliminde yanlış bilgiler olarak kabul edildiğini farkeder. Gerçi “gerçeklik denetimi” ile bunun üstesinden gelmesi çok kolaydır. Zira hafızası ve genelgeçer gerçekler arasında seçim yapılması gerektiğinde bu hususta tereddütte kalanlar, hafızalarının yanıldığını kabul edip hayatlarına devam ederler.

“Şimdi gerçek olan, sonsuza dek gerçekti. Çok basitti. Tek gereken, kendi belleğinize karşı sonu gelmeyen zaferler kazanmanızdı. “Gerçeklik denetimi” diyorlardı buna. Yenisöylem’de ise “çiftdüşün”. (Sayfa 59)
Yenisöylemin, bir bakıma dili ele geçirip kullanılacak/kullanılmayacak kelimelere karar veren bir tür “kırpılmış dil”olduğunu söylemek mümkün. Bazı kelimeler sakıncalı/gereksiz olduğu ya da uygun olmadığı gibi sıradan ve keyfekeder sebeplerle dilden çıkarılıyordu. Kitaptan bir alıntıyla açıklamak gerekirse: “Yenisöylem’in tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşünce suçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dlie getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak.” (Sayfa 77)

Partinin öfkesini çekmiş kişilerin ortadan kayboluverdiği ve bir daha onlardan haber alınamadığı bir zamanda, kitapların “olması gerektiği gibi” tekrar yazılıp basıldığı günlerde Winston, ilk başlarda onu öldürdüğünü hayal edecek kadar nefret ettiği Julia ile yakınlaşır. Julia da kendisi gibi Gerçeklik Bakanlığı’nda çalışmaktadır ve Anti-Sex örgütünün üyesidir. Kısa bir süre sonra Winston’ın bilinse, alışveriş yapmasının pek de hoş karşılanmayacağı bir antika dükkanını keşfetmesiyle, sahibinin onlara kiraladığı odada buluşmaya başlarlar. Her şey uzun sürede yolunda gitmeye devam ettikçe, kaygılar da, temkinli yaklaşımlar da rutine döner. Belki de en büyük hataları bu olur.

Her sayfasındaki inanılmaz tespitler bir yana kitapta, proleterler denilen alt sınıfa dair aşağıdaki alıntıyı paylaşmak isterim. Kitabın günümüzle benzerliğini belki de tüyler ürpertici şekilde şu satırlarda bulmanız mümkün:
“Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı. Onları denetim altında tutmak hiç de zor değildi. Proleterlerin güçlü siyasal düşüncelerinin olması istenen bir şey değildi. Onlardan tek istenen, çalışma saatlerinin uzatılmasını ya da tayınların kısıtlanmasını kabullenmeleri gerektiğinde kışkırtılabilecek ilkel bir yurtseverlikti.” (Sayfa 96)

Çinliler’in kökeninin bile Türkler’e uzandığını iddia eden tarihçiler olduğunu duymuştum. Ben de iddia ediyorum: George Orwell de aslında Türk bence ve bu kitapta bizi anlatıyor.


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :