Az_Hakan Günday

Herkesin çok beğendiği, övgülere sığmayan bir kitabı okuyup beğenmediğimde hayalkırıklığım daha büyük oluyor. Çıtayı yükseğe koymamalı.

Bu durum en son Hakan Günday’ın Az ismini verdiği romanında başıma geldi.

Ben kendisinin, diğer okurlar gibi kitaplarını dört gözle bekleyenler arasında değildim ne yazık ki. Onu bu romanıyla, geç tanıyanlardanım. Aslında ismini duymam da Tiyatro Dot sayesinde oldu. Kitaplarını okumamıştım; bu tabii benim eksikliğim. İlk fırsatta önceden yapmam gerekeni yapıp kitaplarının diğerlerini de okurum inşallah ama bu kitap nedense bana umduğumu vermedi.

Öncelikle Yekta Kopan’ın tivitlerinden, sonra Gece Gündüz programında Hakan Gündayla yaptığı röportajdan etkilendim. Sonra, insanların romandan çekip çıkardığı, beğeniyle paylaştığı cümlelerden. Tiyatro Dot da işin içine girince benim beklenti zeplin gibi şiştikçe şişti.

Kitaptan paylaşılan cümleler, kitabın geneline göre bence az bile kalmış. Aslında genel örgüye bakmazsam Türkçe’yi kullanışını, duyguları, akıldan geçenleri ve karakterlerin psikolojisini o kadar güzel anlatmış ki, hayran olmamak mümkün değil. Beğenmedim dediysem yazım dilini beğenmedim değil. Aksine, bayıldım.

Kitapta iki ayrı Derda var. Birisi kız ve 11 yaşında bir tarikat şeyhinin oğluyla evlendirilerek Londra’ya götürülüyor. Bir apartmanda, tarikat duasına gittiği günler haricinde komşuya bile gidemediği bir hapis hayatı yaşıyor; kocasının kendisine uyguladığı şiddet eşliğinde. Hayatı, karşı dairelerine Steven’ın taşınmasıyla tamamen değişiyor.

Kendisiyle aynı ismi taşıyan yaşıtı diğer Derda ise erkek ve mezarlık sulayıp temizleyerek kazanıyor hayatını. Babası hapiste olan Derda annesi de ölünce hakkında korkunç hikayeler duyduğu çocuk yurduna gönderileceği endişesiyle annesinin cesedini parçalara ayırıp mezarlıktaki farklı mezarlara gömüyor. Onun hayatındaki dönüm noktası ise okumayı öğrenerek Oğuz Atay’ı keşfetmesi oluyor.

Beni rahatsız eden, kitaptaki tesadüfler bütünü oldu. Kitabın bir yerinde karşımıza çıkan karakterler, ileride mutlaka başka bir yerde ve bana göre “yok artık!” diyebileceğimiz tesadüflerle karşımıza çıktı. Bence bunca tesadüf yerine farklı karakterler yaratılsaydı öykünün inandırıcılığı çok daha fazla olurdu. Bu romanı ben yazmış olsam ve benim yazdığım ilk roman olsa, onu okuyan editor “Tamam, hayatta tesadüfler var. Ama bu kadarı sanki biraz fazla olmuş,” diye romanı elime tutuşturup üzerinde biraz daha çalışmamı söylerdi bence.

Ana karakterlerimizden kızımız Derdâ, romandaki anti başkahraman tiplemesiyle bana Milenyum Üçlemesi’ndeki Lisbeth Salander’ı hatırlattı nedense. Ayrıca kitabın filmi çekilse, o da sanki Guy Ritchie’nin “Lock, Stock and Two Smoking Barrels” filmine benzerdi tesadüfleriyle. Ama film harikaydı. Ben kitap için bunları söyleyemiyorum ne yazık ki. “Hadi ordan sen de kim oluyorsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız tabii. Ama bu da benim naçizane görüşüm.

Çıtayı yükseğe koymamak, övgülere de yergilere de fazla kapılmamak lazım. Zira alınan kişisel zevki etkiliyorlar.


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :