Şemspare_Elif Şafak

Uzun zamandır boş bir sayfaya bakıyorum aklımdan geçenleri kağıda dökebilme isteğiyle. Doğru kelimeleri bulamamanın verdiği iç sıkıntısı ve yazıya başlamayı erteleyici bir sürü eylem (kendime kahve pişirmek/ikizlerin çamaşırlarını makinaya atmak/sosyal medyada gezinmek, vb.) eşliğinde aklımda uçuşanları yakalamaya çalışıyorum. Yine kendisi yetişiyor imdadıma; hiç bilmeden hatta farkına bile varmadan. Twitter’da şu kelimeleri paylaşıyor takipçileriyle Elif Şafak: “Hikayeler/romanlar sınırları yok edemez ama zihinlerdeki duvarlarda delikler açar, oradan bakarız aleme,öteki’ni görürüz, belki de ilk defa.”

İşte o an bir şimşek çakıyor beynimde yazımın başlangıcına dair. Romanları aracılığıyla benim zihnimdeki duvarlarda açtığı deliklerden başlamalıyım söze. Tam da bundan bahsetmeliyim dilim döndüğünce, kalemim yettiğince…

“Mahrem”le girdi hayatıma Elif Şafak. Üniversite sınıf arkadaşlarımdan birinin tavsiyesi üzerine almıştım o kitabını. Kalemi çok sağlam bu yazarın bizim yaşlarımızda olduğunu söylemişti tam bir kitap kurdu olan arkadaşım. Okuyunca, benimle aynı yaşlarda birinin bu kadar iyi yazması beni diğer romanları için sabırsızlandırmıştı. Sonraki durağım “Araf” olmuştu. Kitabın ilk çıktığı gün, Beyoğlu’nda bir kitapçıda gördüğüm çikolatalı, kaşıklı kitap kapağını hiç unutmam; nasıl da heyecanlanmıştım. İlk satırlarını okuduğumda farketmiştim bundan sonra romanlarını dört gözle bekleyeceğim bir yazarla tanıştığımı… Öyle de oldu. Eksiklerimi tamamlayıp diğer romanlarını okudum Araf’tan sonra. Derken 2006 yılı geldi ve ben romanları aracılığıyla gönül bağı kurduğum bu yazarla tanışma imkanı buldum!

Bahçeşehir Üniversitesi’nde çalışıyordum o sıralarda. Düzenlediğimiz panellere konuşmacı olarak çağıracaktık Elif Şafak’ı ve bu organizasyonla “ben” ilgilenecektim! Üstüne üstlük kendisi de aynı üniversitede öğretim görevlisiydi. E-posta adresini buldum cep telefonunu çok kullanmadığını bildiğim için. Mesajımı yanıtladığını gördüğümde kalbim nasıl da çarpmıştı; siz düşünün artık yüzyüze görüştüğümdeki heyecanımı. Onunla birkaç gün üstüste sohbet etme hatta yemek yeme imkanı bulmamdan, panelde kendisini dinlemenin verdiği mutluluktan ya da hiç üşenmeden üniversiteye kadar taşıdığım tüm kitaplarını nasıl imzalattığımdan burada bahsetmeyeceğim.

“Bunlardan bize ne” diyorsunuz belki de, haklısınız yerden göğe. Ama bakmayın siz benim böyle daldan dala konduğuma, lafı eveleyip gevelememe. Aslında burada bahsetmek istediğim Şemspare…

Ben Elif Şafak’ı hep bir “romancı” olarak gördüm. Deneme yazılarından daha başarılı buldum onu hep bir roman yazarı olarak. Firarperest’e dair düşüncelerimi paylaştığım arkadaşlara da belirtmiştim bunu. Ama Şemspare farklıydı benim için. Belki kitabın hayatımdaki zamanlaması iyiydi. Belki de kitap için derlenen yazıları beni daha çok can evimden vurdu bu kez; o yüzden daha çok beğendim bu kitaptaki denemelerini, bilemiyorum. İnsan her ne kadar kendisinden farklı düşünenlerden öğrense de, kendi gibileri seviyor. Ben de kendimi buldum bu yazılarda. Her zamanki gibi benim düşüncelerimi, benden iyi ifade etmişti.

M.K.Perker’in harika çizimleriyle renklenen kitabında ilişkilerden evliliklere, kadınlardan erkeklere, güncel haberlerden özel hayatında hissettiklerine dair çok şey paylaşmış Şafak. Türkiye’de yazar olmanın zorluklarından okurlarla birlikteliğin muhteşem enerjisine kadar aklına gelen birbirinden farklı konulara değindiği yazıları ve sadece okumaktan daha fazlasını yapmak isteyenlere düşündürdüklerinin yanı sıra, biraz da siyasete dokunmuş Şafak, ucundan kıyısından da olsa. Ama en çok da gerçek hayatlara dair yazdıkları var bu kitapta. Borges’den, Emile Zola’dan, Arthur Miller ve Elia Kazan’ın hayatından paylaşmaya değer buldukları… Belki de hemen herkesin isimlerini duyduğu ama iş, onlar hakkında iki kelam etmeye gelince eveleyip gevelenen önemli şahsiyetler hakkında karaladıkları… Sanki, bu çok bilinen ama aslında hiç de tanınmayan kişilere karşı bir farkındalık yaratmak hissi aklındaki… Kim bilir…

Ama bunca ciddi konuya değinen, farkındalık yaratmaya çalışan Şafak’ın annesinden bahsettiği bir yazısı var ki, (Annelerimizin Gözünde Ne Zaman Büyürüz? Sayfa 205) okurken kahkaha attıran cinsten. Benim annemin tanıdıklarımıza, komşumuzun evinde saklambaç oynarken sobelenmemek uğruna saklandığım koltuğun arkasına çişimi yapmamla ilgili sürekli anlattığı meşhur anımla yarışır, o kadar diyorum.

Sadede gelmek gerekirse satırları okurken yazar olmayı istediğim bir kitaptı bu. Kendi halinde bir şeyler karalayan ben, kocamla birlikte ikizleri sırtlayıp yollara düşmek istedim. İstanbul’dan biraz uzaklaşıp Avrupa’ya kaçmak hissi uyandı bende. Miniklerin pusetini herhangi bir kafede durdurup dışarıda yağmur çiselerken iki kelime not almak istedim yanımdaki deftere… Kocamla minikleri beslemek yine o kafeteryada… Kahve yudumlamak karşılıklı… Akşama kadar tüm şehri gezip gece pansiyon odasında yanan bir masa lambasının ışığında bilgisayar klavyesinin tuşlara basmak… Ruhumu yenilemek, tazelemek…

Birçok yazısında dokunduğu bir şey var Şafak’ın; kelimelere, harflere sevdalanmak. Sırf bu aşka şahit olmak için bile bence mutlaka okunmalı Elif Şafak.


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :