Trust

Boğazım düğüm düğüm.

Ağrı kesiciler etki etmemiş, son bir denemeyle yemeni çatmışım  başıma; ne varsa kocakarı taktiklerinde var misali. Ağrı zonklamaya, zonklama uykusuzluğa yol açarken sabahı sabah etmişim. Migrenim tutmuş, mideme vurmuş ağrısı. Ben biliyorum bu pis bulantıyı. Midemdekileri çıkarttırmadan rahat bırakmayacak beni. Sonunda o kazanıyor. Midemdekileri klozete terketmemle birlikte mucize bir şekilde başağrım hafifliyor ve birkaç dilim bir şeyler yiyerek geceki uykusuzluğun intikamını almak istercesine kendimi salondaki kanepeye atıyorum. Dört saat deliksiz bir uyku çekiyorum… Welcome back!

Tüm bu çektiklerimin tek bir nedeni var. Bir gece önce seyrettiğim film: Trust.

Pek çoğunuzun Friends adlı diziden tanıdığı David Schwimmer’ı böyle bir filmin yönetmen koltuğunda görmek sizi de beni şaşırttığı kadar şaşırtır mı bilemem ama, altından kalktığı işin “bana göre” küçümsenmeyecek nitelikte olduğunun altını çizmek isterim. Zira çocuk tacizine dikkat çekmek, her yönetmen için üzerinde yürünmesi çok ince bir buz tabakası bence. Bir şeylerin iç yüzünü insanlara göstermeye çalışırken atacağınız tek bir fazla adım filmi tamamen başarısız da kılabilir. Bir film izlemeden önce önyargılardan sıyrılmış olmanın önemini bir kez daha belirtmekte fayda var belki. Zira David Schwimmer gibi komik birini bu filmle aynı karede bile düşünmek ilginç gelebilir çünkü. Gerçi bu, benim için geçerli değil zira yönetmenin kim olduğunu filmi seyrettikten sonra görmüştüm; dolayısıyla izlerken herhangi bir önyargım yoktu.

Filmin konusuna gelince: Başrollerini Clive Owen, Catherine Keener, Liana Liberato’nun paylaştığı film, oldukça sevgi dolu bir ailenin hayatından kesitlerle başlıyor. Bu sevgi dolu ailenin üç çocukları var. Biri 14 (Annie) diğeri  4 yaşlarında olan iki kız çocuğu ve üniversiteye gitmek üzere olan bir erkek. 14 yaşındaki genç kızımız voleybol takımı seçmelerine hazırlanmakta olduğu günlerde internette ismi Charlie olan kendi yaşlarında biriyle tanışıyor. Muhabbetin giderek koyulaşması, internet üzerinden yaptıkları sohbetlerin genç kızın hayatında çok önemli bir yer kaplamaya başlamasıyla birlikte birbirlerine fotoğraflarını göndermeleri, muhabbeti farklı bir boyuta taşıyor. Charlie’nin Annie’ye gerçek yaşının önce 20, daha sonra 25 olduğunu söylemesi kızın güvenini sarssa onun kendisinden uzaklaşmasına izin vermiyor. Ve sonunda Annie’yi görmeye gelmek istediğine kızı ikna ediyor. Buluşmada karşısında en az 35lerinde bir adam bulması Annie’yi ilk başlarda ürkütse de Charlie’nin yumuşak tavırları sayesinde kendisini onunla birlikte bir otel odasında bulmasına engel olamıyor. Sonuç ne dersiniz?

Bundan sonrası tamamen ailenin bu olayı atlatmaya çalışması ve kızlarının eski, normal hayatına devam edebilmesi için çabalarken bir yandan da Charlie’yi yakalama çabaları üzerine kurulu.

Gerek Annie’yi canlandıran Liana Liberato, gerekse Clive Owen ve en az onun kadar iyi bir oyuncu olduğunu düşündüğüm Catherine Keener’ın karşılıklı oyunculuklarını konuşturdukları bu filmde beni en çok etkileyen sahneden bahsetmeden bu kısa tanıtımı bitirmek istemem.

Filmin bir sahnesinde kızının uğradığı saldırıyı belki de ondan daha zor kabullenen baba (Will – Clive Owen) tamamen dağılmış bir halde Annie’nin psikoloğu ile görüşüyor.

Kızını gerektiği kadar koruyamamış olmanın bireysel hayalkırıklığı içindeyken psikoloğun ona söylediği şu sözler içime işledi ve aklıma kazındı: Çocuklarınızı tüm hayatları boyunca kötülüklerden koruyamazsınız. Birileri çocuğunuzu mutlaka incitecek. Sizin bu konuda hiçbir şey yapabilmeniz, bunu önleyebilmeniz mümkün değildi. Herkes incinir.

Migren ağrımın tutmasında bardağı taşıran damla rolünü üstlenen filmin son sahnesinden bahsetmiyorum bile.

Ben kahroldum ama aynı zamanda çok da beğendim filmi. Öyle işte…

Umarım siz de beğenirsiniz.

İyi seyirler.


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :