Into the wild

Doğayla içiçe yaşamak için sahip olduklarınızı bir kalemde silebilir misiniz? Her şeyi geride bırakıp bir daha dönmemek üzere… Çekip gidebilir misiniz? Aklımızın bir köşesine kaçış planı olarak yerleştirdiğimiz “Bir gün bu şehirden gideceğim” düşüncesini hayata geçirmek cazip bir fikir mi? Yoksa korkutucu mu? İşte bunu düşünmekle kalmayıp gerçekleştiren birinin başından geçenlerin konu edildiği bir film izledim geçenlerde: Into The Wild.

Yönetmen koltuğunda Sean Penn’i gördüğümüz 2007 yapımı film, Chris McCandless isimli bir gencin gerçek hayatından beyaz perdeye aktarılmış. Filmde üniversiteden yeni mezun olan Chris’in uzun süredir planladığı Alaska gezisini gerçekleştirmesi oldukça etkileyici bir şekilde işlenmiş. 2008 yılında Into The Wild’ın yönetmeni Sean Penn’e en iyi erkek oyuncu Oscar’ını kazandıran Milk’de onunla birlikte kamera karşısına geçme imkanı bulan Emile Hirsch, Chris McCandless rolünü büyük bir başarıyla üstleniyor. Annesi rolünde Marcia Gay Harden’ı, babası olarak ise William Hurt’u izlediğimiz filmin yan rollerinde ise son yılların en çok kazanan ve sanırım en çok da kıskanılan ünlü aktrislerinden Kristen Stewart’ı, magazin basınından da tanıdığımız Vince Vaughn’u ve hatta Catherine Keener’ı bile görmek mümkün.

Filmin konusuna gelince:

Chris, 1990 yılında Emory Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra o güne kadar biriktirdiği paranın tümünü bir hayır kurumuna bağışlayıp kimliklerini ve kartlarını yırtıp yakarak hayalini kurduğu Alaska seyahati için yola koyulur. Bu yolculuğa çıkarken ailesine bile haber vermeyen Chris çok kısa bir süre arabasıyla seyahat ettikten sonra yoluna otostopla devam eder. Alaska seyahati için kimi küçük kasabalarda kısa süreli çalışarak erzak ve diğer gereksinimleri için para kazanır. Yolculuğu sırasında birbirinden ilginç ve aslında bir o kadar da iyi insanla tanışan Chris ismini de Alexander Supertramp (Alexander Süperberduş) olarak değiştirir.

Kanoyla kaçak olarak Meksika’ya geçmeyi bile başarabilen Chris’in en büyük eksikliği ise bu yolculuk için yeterince donanıma sahip olmamasıdır. Çıkacağı yolculuk için ilham aldığı kitapları yanından ayırmamaya özen gösteren Chris, ne yazık ki aynı özeni vahşi doğada yaşamasını sağlayabilecek belli başlı gereksinimlerine göstermez. Alaska’da kullanabileceği kalitede botları bile kendisini belirli bir yere kadar otostopla götüren şoförden edinen Chris’in erzak kullanımı, hayvan avlama ve etlerini muhafaza etme, vahşi doğada yenilebilir otlar hususunda pek de bilgili olmadığı rahatlıkla söylenebilir.

Film boyunca birbirinden güzel doğa manzaraları var. Yol boyunca karşılaşılan kişilerin yaşam hikayeleri filme oldukça hareket katmış. Ayrıca işlenişinin, belki de çok sıkıcı olabilecek konuyu tekdüzelikten uzak tuttuğunu, hatta oldukça ilginç kıldığını söyleyebilmek mümkün.

Gerçekten istediğiniz bir şeyi gerçekleştirememeniz için belki de önünüzdeki tek engelin “siz” olduğunuzu hatırlatan, kesinlikle izlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir film. Belki bir şans verirsiniz.

İyi seyirler,


paylaşmak için şunları kullanabilirsin :