En asosyal sosyal anne

En asosyal sosyal anne

Düşünüyorum da… Ben bu “umutsuz iş kadını” takma ismini kullanmaya başlayalı yıllar oldu, çalışıyordum o zaman… Yani, “işyeri” denilen bir yerde, sabahın köründe başlayıp akşamın körüne kadar devam eden bir “koşturmaca” vardı hayatımda. Umutsuzdum yani. İşyerinde umutsuz. O zaman da hiçbir şeye yetişemiyordum sanki. En basitinden sabah işe yetişmek gerekiyordu. Bunun için kargalarla birlikte, hatırı sayılır birlikte uyanıp başlıyordum hayatı kovalamaya. Kıyafetlere yetişmeye çalışıyordum evden çıkmadan önce. Topuklulara, onlara uygun çanta ve aksesuarlara… Sonra hızlıca hareket edip servisi yakalama ya da direksiyona geçip trafikte koşturmaya başlıyordum. Bir şunu solluyordum bir bunu, bir şu yolu deniyordum daha kısa sürede işyerine ulaşmak bir bu yolu. Yetişiyordum işe şöyle ya da böyle. Asıl koşturmaca da orada başlıyordu zaten.

SamsungS3 096“Benden istenilenleri yetiştirebilmiş miyim” koşturmacası, beraberinde “benim istediklerim yerine getirilmiş mi”yi getiriyordu. Toplantılara yetişmek gerekiyordu mesela… Hadi onu başarıyla atlattın diyelim, toplantı notlarına uygun yeni fikirlerin peşinden koşturmak gerekiyordu bu sefer de… Mailler bekliyordu sırada “yetiştirilmesi gerekenler” olarak. Sonra… Sonra uzuuuun zamandır çekmecelere itilmiş angarya görevler göz kırpıp içimi sıkıyordu çekmecelerden. Telefonlar vardı kesinlikle yetişilmesi gereken. Hem edilmesi gerekenler hem de cevaplanması gereken. Raporlar sunulmalıydı en tepedekilere, slaytlar hazırlanmalıydı en profesyonelinden. Akşam mesaiye kalınırdı en kötü, işler temizlenirdi.

Şimdi de çalışıyorum tabii. Çalışmaktan sayılmıyor benimki ne de olsa “işyeri”nde değilim artık, “ev”deyim. Kimilerine göre yan gel yat Osman modu. Ama gel gör ki işin aslını evde oturan bilir, daha doğrusu oturamayan. İnsanın çocuklarla ve bence özellikle kendi çocuklarıyla 7/24 ilgilenmesi dünyanın hem fizyolojik hem de psikolojik açıdan en zor işi. İşyerinde olsan kızarsın, tepki gösterirsin, gerekirse ağlar, hatta bağırabilirsin bile. Hiçbirini mi yapamadın, iki dakika tek başına molaya çıkarsın, sevdiğin bir dostunu arar, olan biteni anlatır, içini rahatlatırsın. O da mı olmadı? Kendini tuvalete kitler, sakinleşip toparlanınca dışarı çıkarsın. Bunun öğle yemeği molası, arkadaşlarla geyik çevirmesi, kahve içmesi var. İş arkadaşlarınla kahve makinası başında ayaküstü sosyalleşmesi var. Ama evde işler öyle değil işte mîrim.

Çocuk”lar”ınla (benim ikizlerden dolayı orada çoğul eki var) psikolojik savaşa giremiyorsun zaten. Onların en büyük ağlama krizinden bile sapasağlam çıkmak, on saniye sonra o/onlar hiçbir şey olmamış gibi davranırken sen de aynı şekilde davranmak zorundasın. Çocuklarına her sinirlendiğinde tepki vermemek, sakin kalmak, hakimiyeti elinde tutup soğukkanlı olmak durumundasın. İşin psikolojik kısmı bu boyutlardayken (ki ben çok bile az bahsettim) bir de fizyolojik kısmı var ki, o kısım zaten bu yazının belkemiği. İşyerinde “bazı” şeyleri belki bekletebiliyorken burada hiçbir şeyi bekletemiyorsun. Yani yemek var tatlısının tuzlusunun en organik en taze en şekersiz en tuzsuz ama en lezzetli olanından bulmak durumundasın. Çamaşır/bulaşık/derleme-toplama/toz alma evde bunlarla ilgilenen biri varsa bile mutlaka senin elinden de öpüyor, kaçarın yok zaten. Ev işlerinin hepsini geçtim, annelik dediğin çocuğun eline yağlı ekmeği verdim sokağa saldım değil artık. Onunla “kaliteli vakit geçirmek” her şeyi en güzel biçimde kendini vererek, onunla geçirdiğin zamandan keyif almak durumundasın. İlk eğitim de evde başladığı için onun gelişimine dair her türlü bilgi/oyun/oyuncak/şu-bu… ellerinden öper.

Hal böyleyken, ben kendime ve kendimle ilgili hiçbir şeye yetişemiyor, istediğim şeyleri istediğim zamanlarda yapmak şöyle dursun, çoğu için zaman bile yaratamıyorum zaten. Sanırım ben “en asosyal sosyal anne”yim. Zira ne istediğim sayıda, istediğim uzunlukta yazı yazmaya, ne çektiğim ne twitter’da tivit atmaya, fotoları instagram’da paylaşmaya, ne anamla/ablama telefonda konuşmaya, ne facebook’a göz atmaya, ne bloguma yazı girmeye ne de etkinliklere gitmeye zamanım var. Tek bir işim var, “çocuklarımla oynamak”. Çünkü onlar hayatı, oyunla öğreniyorlar ve ben de onlarla birlikte her şeyi yine yeni yeniden, sil baştan öğreniyorum. Gönül gözüyle.

Eh, bu durumda her ne kadar sevgilim olmadığı günleri anımsayarak sevgililer gününe, babam cennette olduğu için babalar gününe falan sinir olsam da… kendi anneler günümü kutlarım izninizle. Yoksa… oyun ablası günümü mü demeliydim?

Leave A Comment